Türkiye’de Krizin Kaynağı Emperyalizm ve Bağımlılık

0
671

Korkut Boratav

Türkiye’de Krizin Kaynağı Emperyalizm ve Bağımlılık – Korkut Boratav

Acaba bir ekonomik krizin eşiğinde miyiz? Bu soru önemli. Fakat sosyalist, sol, ilerici aydınlanmacı çevreler açısından gerektiğinden fazla hayati bir olay olarak görülmemeli bu kriz. Krizlerin siyasi sonuçları mekanik değildir, hatta ters de tepebilir. Eğer insanlar güçsüz ve dağınıkken kriz gelirse, örgütsüzlük daha da artar. Hangi yola yöneleceği belli olmaz. Şu anda Amerika’nın başına gelen olayın daha vahimi 2002’nin Kasım ayında Türkiye’nin başına geldi. Ecevit hükümetinin Kemal Derviş’i ithal ederek -ki hayatımızın en büyük yanlışıydı dediler- Türkiye’nin İMF teslimiyetiyle uyguladığı kriz yönetim programı o kadar sert geçmekteydi ki şu ana kadar hiç sokaklara düşmemiş olan OSTİM esnafından birisi yazar kasasını Başbakanlık binasının önüne fırlattı, derdest edip götürdüler. Ben o tarihlerde ODTÜ’de yabancı iktisatçıların da olduğu bir toplantıdaydım. Bu dönüşüm pek çok insan gibi beni de o kadar tedirgin etti ki halk bunun intikamını alacak, dedim. Bir parlamento olduğu gibi tasfiye edildi. Hükümetin üç partili koalisyonu tasfiye edildi. Dışarıdan gelen Tayyip Erdoğan’a ikbal ve iktidar yolu halkın tepkisiyle açıldı ki Trump’ı da getirdi. Bu yüzden krizi, devrimci bir olanak olarak görmemek gerekir. Bütün değişimler son tahlilde örgütlenme ve mücadele sonunda olur. Halk sınıfları örgütlenir ve örgütlü mücadele yaparlarsa krizin sonucu da farklıdır, örgütlenme dağılırsa faşizm ve İslamcı faşizmin en koyusu gelir. Çünkü şu söylemi söyleyecek; “Dış dünyadan geldi. Bizi sevmeyenler yapıyor. Ayağımıza taş koyuyorlar.” gibi. Söylemi yutar insan ve muhayyel dış güçlere kin tutar.

Emperyalizm ve Bağımlılık           
Emperyalizmden söz etmek gerekirse, doğru anlamak lazım emperyalizmi. Devamlı kuklalar gibi insanları idare eden güç olarak idealize etmek de yanlıştır. Yani emperyalizm o kadar güçlü olsa daha farklı olurdu. Erdoğan’ın muhalefetini de mi emperyalizm yapıyor bugün? Bir siyaset alanı oldu mu bir özerklik alanı bizim önyargılarla kabul ettiğimizden daha fazladır. Son tahlilde büyük güçler sermaye ve emperyalizmi daha hakim kılar, ama özerklik alanını da düşünelim. Şimdi gelelim, bunun içinde miyiz değil miyiz, ya da emperyalizme bağımlı mıyız değil miyiz? Şöyle de sorabiliriz, Türkiye emperyalizme bağlı mıdır değil midir? Evet bağımlıdır. “Ama neresinden bağımlıdır neresindedir?” önemli soru bu. Emperyalist sistemin merkezinde miyiz? Çevresinde miyiz? Burada dikkat edin, ekonomik bir söylemi sürdürüyorum. Elbetteki emperyalizm farklı varyasyonlarına tabiiyiz. Avrupa Birliği’nin yaptığı da emperyalizmin Türkiye’ye karşı tavrını yansıtıyor. Emperyalizmin ana özelliği, metropol sistemin en olgun olduğu merkezlerde tekelci sermaye ve finans kapitalin öne çıkması ve sermaye ihracıyla tanımlanır. Eğer sermaye ihracıyla tanımlanıyorsa, emperyalizmin merkezinde, sermayeyi ithal ediyorsa çevresindedir. Türkiye’nin temel meselesi bu teşhisten geliyor. Türkiye emperyalizme bağımlı bir ülkedir, merkezde değil çevrede, metropolde değil eteklerde yer alır. Siyasal değil, ekonomik söylemi kullanıyorum. Rakamlara bakalım, Türkiye sermaye ihraç mı ediyor ithal mi? Burjuvazi engeller kalkarsa her şeyi yapar, güçlüyse sermaye de ihraç eder. İsterse Romanya’da fırın da satın alır. Rastladım, Romanya’da simit yapan Türk burjuvazisine rastladım. Veya parayı götürüyor, Frankfurt burjuvazisine yatırıyor. Dolayısıyla Türkiye burjuvazisi gücü yetiyorsa dışarı da para taşır. Türkiye’ye 2012’de 70 milyar dolar yabancı sermaye girmiş, 2 milyar çıkmış. 2013’de, gene 70 milyar girmiş 1,5 milyar çıkmış. 2014’de, 51 milyar dolar girmiş, 9 milyar çıkmış. 2015’te biraz çok çıkmış, 26 milyar. Türkiye emperyalizme bağımlıdır. Fırsat bulan kaçıp çıkıyor belirleyici olan budur. Sermaye ne yapar? Kar ve faiz de toparlar. Peki, hangisi daha büyük, rakamları vereyim. 2015’te Türkiye’de dış dünyaya 15 milyar dolara yakın kar ve faiz transferi yapıldı. Peki, dışarıda yatırım yapan Türkiyeliler ne oldu? Dışarıdakiler sadece 4,5 milyar girdi yapabilmiş. Başka bir gösterge var mı? Evet var. Dışarıya transfer ediyor. Çok mu bu para? Milli gelirin %2’si kadar. Ne kadar sermaye girmiş? Zaman içinde Türkiye’ye giren yabancı sermaye ile Türkiyelilerin dışarıdan yatırdığı para ölçülmeye başlamış. Özellikle istatikçiler tarafından. Türkiye’nin dışarıdaki sermayesi, yabancıların Türkiye’deki sermayesinden daha az.

Yabancı Sermayeye Bağımlılık Artıyor   
Eğer emperyalist olsanız, dış dünyadaki yatırımlarınızın değeri Türkiye’deki yabancı yatırımlardan fazla olurdu. Bu Almanya için de, İngiltere için de, Amerika için de geçerli. Amerikan emperyalizmi bütün üretimini resmen dışarı taşımış. Yabancıların Türkiye’deki sermayesi milli gelirin %80’ini aşmış. Alacakları var borsadan, bankalardan. Yabancı sermaye bir sürü tekeli, işletmeyi hatta üniversiteleri devralıyor. Türkiye’nin yabancı sermayeye bağımlılığı açık ve gün geçtikçe artıyor. Biraz palazlansak da emperyalist devletlerin safına çıkabilsek düşüncesi bir türlü çıkmıyor. Bağımlılıkla bitmiyor iş, bir de kırılganlık var. Eğer emperyalizme bağımlı iseniz zaman içinde bu bağımlılık artıyor. Ya dışarıya transfer ettiği kar ve faiz artıyor, ya da Türkiye’nin dışarıya transfer ettiği varlığı yok etmiyor, yeniden alıyor. Birazını aktarıyor, kalanını tutuyor. İşler kötüye gidip de döviz kuru yükselirse diye zamanını bekliyor. Yalnızca bağımlı olmak yetmiyor, mesela Çin de emperyalizme bağımlı bir ülke. Bağımlılık seviyesi zaman içinde azalmaktadır, kırılganlığı da Türkiye’yle mukayese edilmeyecek seviyede azdır. Yabancı sermayeye, dış ticarete çok bağımlıysanız; Çin’in ihraç ettiği mallar Amerikan pazarlarını istila etmekteyse bu pazarlardaki bir durgunluk seni de etkileyecektir. Bağımlılık pozisyonu fazla kırılgan değilse sizi krize sürüklemez. Mesela, 2008-2009 krizi metropolde patlak verdi ve batı ülkeleri Çin’den yaptıkları ithalatı kısıtladı. Bunun üzerine Çin savunma mekanizması olarak devlet yatırımlarına olağanüstü bir kaynak aktarımı yaptı. İhracattan kaybettiğini böyle telafi ettiler. Nasıl telafi ediyor? Gerekirse bütçe açığı vererek veya bütçe fazlasını eriterek demiryolu, karayolu, nükleer santral, temiz hava, ekolojik mücadele gibi alanlara yöneliyor. Altyapıdaki bütün eksikliklerini tamamlayarak telafi etti.

Peki, Türkiye neden edemedi? Çünkü Çin ekonomisi kırılgan değildi, dış ticaretinde açık değil fazla veriyordu. Dış ticaretinizde açık değil fazla verirseniz telafi mekanizmalarını işletebilirsiniz. Örneğin; Çin, adım adım sermaye ihraç eden bir ülke haline geliyor. Devlet sermayesi ihraç ederek dünyanın çeşitli köşelerinde hammadde kaynaklarını satın alıyor. Çin burjuvazisi özellikle teknolojik bakımdan gelişkin dünya şirketlerini veya Avrupa ve Amerika’da emlak satın alıyor. Böylece, bağımlılığı azaldığı gibi kırılganlığı da azalıyor. Türkiye’ye geri dönelim. Eğer bu kadar sermayeye bağımlıysanız, ekonominiz sermaye hareketlerindeki daralmadan sert etkilenir. İşte bugüne geliyoruz. Bir benzetme yapayım. Türkiye bunu 2008’deki krizde yaşadı. 2008 yılının Ekim ayında, önce Amerika’da sonra Avrupa’da patlak veren kriz sermaye hareketlerini daralttı. İlk etkisi Türkiye’ye geldi. 2008 Ekim’inden önceki yıla bakın. Türkiye’ye 75,7 milyar dolar yabancı sermaye girişi var. Ekim ayından başlayarak, 2009’un 9. ayının sonuna kadar geçen dönemde 10,9 milyar dolar yabancı sermaye net çıkış yaptı. Şimdi, 76 milyar giren 11 milyar çıkışa dönüşüyor. Bu ikisini toplayın, 87 milyar gibi bir rakamla karşılaşıyoruz. Ekonomiye vurulan bir darbedir bu. Milli gelire oranladığınızda %10,9. Üstat teğet geçti diyordu. Ne teğeti? En ağır etkilenen çevre ekonomilerden biridir Türkiye. Hesaplamalar sonunda göreceksiniz, küçülme oranı %7,9. Yıllık küçülme oranları buna uymuyor, çünkü 12 aya yayınca kayboluyor. Peki, neden Çin gibi yapamadık? O sırada İMF ile pazarlık yapıyordu, önleyemedi ama millet uyudu. Bizim iktisatçılar da uyudu bir türlü hesap yapamadılar. Çünkü kentsel istihdam azaldı, kırsal istihdam arttı. 2008-2009’da baktığınızda 10 yıldır azalan kırsal istihdam tavan yapıyor, çünkü işsiz emekçilerimiz köye gidiyor. İstanbul’da ev emeğindeki bir kadın köye gidince doğrudan tarımsal üretimde sayılıyor.

Neden teğet geçmedi?

Cari açığımız yüksek, o yüzden başaramadık biz. Ekonomiyi Çin’in yaptığı gibi pompalasak, zaten döviz kıtlığı var, cari açık yüksek, krediler dönmüyor. Şirketler dışarıya dövizle borçlu, mesela bu. Onun için devlet Merkez Bankasını çalıştırarak Çin’in yaptığı gibi yapamıyor çünkü eğer yaparsa ithalata taşır ekonomiyi, daha da zorlaştırır durumu. Bunların yanı sıra dış borçlarımız çok yüksek, döndüremiyoruz bu borçları. Şimdiki durum şu; Temmuz darbesi Ağustos’ta telafi edildi, fakat Eylül’de özellikle siyasi iktidarın uygulamaları, dış dünyaya meydan okuyan ve bu meydan okumayı içeriye taşıyan ve bunu yaparken özellikle dış sermayeye bakınız, demokrasiyle ilgili değildir. Eylül ayının 23’ünde, Moody’s denilen kredi derecelendirme kurumu Türkiye’nin kredi seviyesini indirdi. Gerekçe olarak bizim söylediğimiz nedenleri saydı. Cari açık, iç borçlar, dövizli dış borçlar gibi nedenler. Darbe teşebbüsünden sonra hükümetin Gülen Hareketi’ne karşı yaptığı uygulamalar yatırım ortamını ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir. Bu ne demek? İnsan hakları lafı yok, gazeteciler yok, seçilmiş belediye başkanlarının kayyuma devredilmesinden ziyade şirketlerin kayyuma devredilmesi var, mülkiyet haklarının ihlali var. Buna karşı çok duyarlıdır bu kurumlar. AB sermayedarlar için önemli bir çapadır. Çin, Komünist Parti tarafından yönetilen bir devlet. Ama kapitalizmin ana kurallarını ihlal etmiyor. Yolsuzluğa karışırsa, Çin’de faaliyet gösteren kodaman bir Amerikan dev şirketi rüşvet yedirirse derhal cezalandırılıyor. Ama mülkiyet haklarına dokunmuyor. Hatta bunlara örgütsüz işçi veriyor. İşçi örgütlenme hakkını köylerinde bıraktı. İşçi için sosyal harcamalar içermiyor, “Ne yaparsan yap” deniyor. “Kazançlarını Çin kurallarına göre vergileyeceğim” diyor, ancak mülkiyet hakkına dokunmuyor. Bizimki gibi istediğime kayyum atarım, TMSF’ye devrederim gibi bir durum yok. Hissedarlar ne olacak? Mülkiyet hakkı ne olacak? Bunların kotası var, yabancılar ne kadar aldı, neye güvendi. Peki, savunma mekanizmaları nedir? İlkine ben değineceğim. Yabancı sermayenin karanlık ve kirli öğeleri AKP geldiğinden beri destekliyor, yani Körfez’den kaynaklanan kara para Türkiye’nin istatistiğinde net hata olarak kayda geçiyor ama karanlık paradır. Sistematik olarak giriş gösterir. Özellikle her kriz anında görebilirsiniz. 2008’in en sert anlarında, 6-7 milyar dolar kayıt dışı para girmiştir. Türkiye’nin bugünkü sürekliliğini sağlamak isteyen bir Körfez ortamı vardır. Karşılığında verdikleri nimetler aşağı yukarı biliniyor. Arsa ve emlak alışverişleri. Bunun dışında Suriye’deki verdikleri destek belli. İkinci savunma mekanizması nedir? Çin’in yaptığı gibi, devlet musluklarını açarak telafi edebilir mi? Telafinin sınırları var. Peki, sermaye çıkışı tersine döndüğü zaman etkileri nedir? Krediler geri geliyor, dış borçları ödemesi lazım. TL kazancını dövize çevirmeli, doların pahalanması o yüzden tehlikeli. Acaba TL kazançları yükselebilir mi? Acaba gayrimenkul sektöründe faiz indirimi pompalanarak yatırımlar artar mı? Teşvikler de var, bunlar kamu maliyesinin genişleme imkânı, hileli makyajlar. Bunlar ne kadar telafi edebilir?

2008-2009’dan önceki rakamları karşılaştırırsanız şuanki kırılganlıklarımızın daha ağır olduğunu göreceksiniz.

1) Cari açığımız eski döneme göre daha yüksek.

2)Toplam dış borçlarımız daha yüksektir. Peki, belirli olmayan nedir? Az önceki örnekte olduğu gibi Eylül’de başlayan ve Ekim’e kadar devam eden sermaye çıkışı acaba eksiye dönecek mi? Önceki 12 aya göre hep düşecek mi ve bu düşme 12 ay devam edecek mi? Bizim şokumuz 81 milyar dolardı. Eğer olursa acaba hükümetin tezgâhında ne gibi savunma mekanizmaları var görmek lazım.