Kuş Koysunlar Yoluna; Nilgün Marmara

0
1295

1958 yılında İstanbul’da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans öğrenimi tamamladı ve Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Plath’ın yaşamı, düşünceleri, özellikle bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışından etkiledi. Sylvia Plath sevgisi, Marmara’yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987 tarihinde, 29 yaşındayken “bekleme salonu” olarak gördüğü yeryüzünü terk etmeye karar verdi ve evinin balkonundan atlayarak kendi isteği ile yaşamını sonlandırdı.
Düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan bir izlekle yazdığı şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Şiirleriyle sadece kendi kuşağının şairlerini değil, Ece Ayhan gibi eski ve güçlü şairleri de etkiledi. 77-87 Yılları arasında yazdığı şiirler “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” adıyla yayımlandı; Günlükleri ve sağa sola yazdığı notlar Gülseli İnal tarafından bir araya getirilerek Kırmızı Kahverengi Defter’ adıyla bir kitapta toplandı.

Sylvia Plath sevgisi, Marmara’yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987?de henüz 29 yaşındayken “yaşama karşı ölüm” dedi ve intihar etti. Kırmızı Kahverengi Defter adıyla yayınlanan günlüğünde “hayatın neresinden dönülse kârdır” ifadesi yer almaktadır.

SÖZLERİ

Uyanıyorum küstah sözcüklerle: Ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!

Üşümüşüm… Düşlerimin üzeri açıktı…

Bütün yalnızlıklarınızın ilenci Korusun çoğulluklarınızı Cinnet koyun erdemin adını Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın

Hepiniz mezarısınız kendinizin…

35e841b024fff657efeba223965de081_400x400

Şiirleri

Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor
artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir –
Sendelerken yaşamım ve bilinmez
yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana
ve sizlere!

……………………………………………………………………………………………………

Tükenirdi monolog

kaçarken içine düştüğüm kara toplum

‘big bang’ sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni

saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi

üst üste gömülürken

saydam yaşamlar

bir yankı duyulurdu hiç’likten..

Bütün yalnızlıklarınızın ilenci

korusun çoğulluklarınızı

cinnet koyun erdemin adını

maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın

hepiniz mezarısınız kendinizin!

——————————————————————————————-

“Azımsanamayacak kadar ölmüşüm / Azımsanamayacak denli ölüyüm… Geliyorlar bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak düşe kalka yuvarlanarak sürünerek… Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostlarının yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını geliyorlar. Ölüm sessizliği toz ve küf kokan evden ayrıldıktan  sonra seviniyorlar canlıyız diye.”

——————————————————————————————-

Zorunlu Tünel

Meyvelerin çocukları arı varlıklar baktırmaya
işaretliyorlar belleğini insanlığın
ki o unutmuştur kendi oluşumunu,
görmez ne olgun kokular
renk ve tatlar
taşınır her ilmeğinde çıplaklığın.

Perdeler çekilidir bakışına belleğin
çok öncelerden beri,
büyüyen ağaçlarına özgür çocukların,
vurur baltasını sinsi körlüğüyle tarih!

Ve şimdi yollarında yaşamın
çığlık tünelleri kazmak
ve susmak’ı
yazmak
kalmıştır
işaretleyenlere
-bu, hepsi, belki-

Sunu

——————————————————————————————-

“Hayat hep yüzünle seviştik.. Tersinin hatırı kaldı..”

“Ölürken kahkahamı ona bırakacağım.”

“Ey tiksinç aydınlık! Kusuluyor senin için, bil!”

“Sonra sözcüklerin kumda bıraktığı izlerin içine yerleştim.”

 “Benden sonra kuşlara iyi bakın”

“Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.”

——————————————————————————————-

Kan Atlası

Emel’e
“Ben babamın yuvarladığı
çığın altında kaldım.”

Çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk
her gün her gece eğer adasında,
Gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar
sarmış bedenini çığlıklarken bunu
su içinde…

Karada, hançer suratlı abinin rüzgarında
uçar adımları.
Geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu
İçinden karanlık, tekrar ve ilenç
sızdıran hayret taşında.
Soruyor hatırasında, “sırtımda ve
sırtında gezinen bu ürperti kim,
bir damla süt yerine bu ağu kim?”
ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara
-boy atmış da salgıları,
cücelmiş sezgileri-
bir yanılgı rehavetinde debelenenlere…
Ey, yüzleri
bir babakuş gölgesine
çakılmış olanlar,
Üzgün adım, ileri marş!

——————————————————————————————-

anlamın ötelendiği an’larda

kendini bulmaya çalışan ben kaç kere

bir intiharın ellerinden tutmaya çalışacaktı

hantal akşamların saadet öyküleri nasıl da

yabancısı olduğumuz şeylerdi..

——————————————————————————————-

‘Neredesiniz siz ey bilinçsizliğin bilinçlere

Varılmaz yengisinden sonra

Ulaşılır esriklik alanları’

——————————————————————————————-

‘üşümüşüm..

üşlerimin üzeri açıktı, bendim,

arzularımsa çıplak onlardım…

‘dalgın.. ‘üşümüşüm

ölülerimi taşıyordum,

öyle sağır.’

——————————————————————————————-

‘İlk dizesi olmaya bu şiir

öncesiz bir dala benzeyecektir

Nasıl ki başlangıcı yoksa yolculukların

Sonu da yoksa

Ağaçsız bir dal gibiyse her yolculuk’

‘Ölüm buraya kadar!’

—————————————————————————————–

-BİRİLERİ BENİ ÇAĞIRIYOR!

-BURAYA GEL

Çok Güzel

Durma artık burada uysal aşık!

Aydınlık milinin yatağında.

Bilemiyoruz belki de meşe o ağacın adı,

Anlayamıyoruz varolduğumuzu gölgesinde

Ağırbaşlılığının.

sergilenmeyi, uçuşan geriye dönen

Veda geliyor şimdi, öğretmek için

vakitte.

yüzün, kavisin beyaz yanağıyla?

Kime, kime gönderiyor incelen yapraklarını

Bu aklıkta, minarem mavi benim.

Işığım denize kayıyor, bir sayıklama

izleğiyle, bir zamanlar pay verdiğimiz

insanlığa!

——————————————————————————————-

DÜŞÜ NE BİLİYORUM

Kimdi o kedi, zamanın

eşyayı örseleyen korkusunda

eğerek kuşları yemlerine,

bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve

yıldız dengi çözüldüğünde

neydi yaklaşan

yanan yatağından aslanlar geçirmiş

ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,

görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o

ve bağlanmıştır körler

örümcek salyası kablolarla birbirine

sevişirken,

iskeletin sevincini aklın yangınına

döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, zaman kedisi

pençesi ensemde, üzünç kemiğimden

çekerken beni kendi göğüne,

bir kahkaha bölüyor dokusunu

düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:

Ey, iki adımlık yerküre

senin bütün arka bahçelerini

gördüm ben!

KUŞUM VE BEN

Kuşum ve ben bir aynada

uyuyoruz, kafesimiz yatağımız

yüzlerimiz eşlerine baka baka

sonsuz kar altında uyuyoruz

kuşum ve ben.

Eşim ve ben kızıl bir bağla

bağlıyız birbirimize

çözülürse yoksullu

k sevinir

Aynamızın içinde tek bu bağ…

Kızıl kıskanç eşim kuşum ve ben..

————————————————————————-

KUĞU EZGİSİ

kuğuların ölüm öncesi ezgisi şiirlerim,

yalpalayan hayatımın kara çarşaflı

bekçi gizleri.

ne zamandır ertelediğim her acı,

çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,

-bu şiir-

sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,

dost kalmak zorunda bana ve

sizlere!

çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,

uykusunu bölen derin arzudan.

büyüsünü bir içtenlikten alırsa,

kendi saf şiddetini yaşar artık,

– bu şiir-

kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,

ulaşılmayanın boyun eğen yansısı,

sevda ile seslenir sizlere!

——————————————————————————————

1.

bütün yalnızlıkların ilenci

korusun çoğulluklarınızı

cinnet koyun erdemin adını

maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın

hepiniz mezarısınız kendinizin…

 

yağmur yağıyordu yağmur mavi

asfalta sızmış kaplumbağalar ölü balıkların sırtında

aşkın şiddetiyle titriyorlardı

sabahtı erkenci bir ulak çıldırırdı kuşlarıyla yağmurun

bedenler kaçışırdı dolambaçlı dilleriyle

tüze yalnızlıkların yalan tahtında inleyen

kul pratiklerinin seslerine gömülürdü

S .U. S. tu..

2.

sözleri ve yüzleri yalan insanlar

boyutsuz bir keder içerisinde

sırasızca düzüşürlerdi

isterik kahkahaların ardındaki

pornografik sahneler nasıl da kısaltmasız ve

arzusuz kılardı genç kızları

saçma

algı yanılsamasının yurdunda

egemendi ve uşakları bunaltının

3.

haz ve irkilme

köpeksi bir an’ın şizoid tarifesi

çıldırır şehir hatları vapurunda mavi form

ikiye bölünen saydam çizgi nasıl kırılır ve

kıvranır bir gözüne kıymık basmış zebani

uzanır öper dudaklarından siyah kızı

kız tersinir bölünür iki olur çok olur çünkü

tansık maddeci bir düşünürün irreel tasarımıdır

nasıl da düzdür ve düz bir tümcede intihar edecektir şair

kıyıda güneşlenen eril orospu:zamanın dürüst muhasebecisi

dalga radyoaktif bir çözünüşün ya da süzülüşün

kaygısal imidir kırmızı ibikli ebleh bir kuşun organı…

 

4.

katliamları silahları ve savaşlarıyla inleyen

konumsuz ülkelerinde ilkesiz yaşayan

yaratıkların inlerine kaçan korkuları

kendilerinden de utanırdı

 

üç beş kan içici fanatik ellerinde tabuları

beton tanrıların sunaklarında umut

biçerlerdi

ölüsünü kucaklamış bulut kuşu

sokaklarda erirken

nüktesiz başlangıcına

dönmeye çalışan gezgin

coğrafyalarını yirtirmişti…

5.

haykırırdı ses: “İtaat et..”

ses kusardı tüm iğrençliklerini

bataklık kuşları cıvıldaşırken kalınbağırsaklarında dizgenin

yaşamak bir hiç’i büyütmekti

yokluğun çocuklarının tiner kokan göz çukurlarında

çılgın tay motifleri

ahmak bir sabahın tekrarlanan betimiydi

yalan ve yapma kıyılarını düren şairler

onmaz acılarının yanıtsızlıklarında

delirmenin dirimsiz anlamını ararken

suç ya da suçlu neresine kaçmıştı ki… “itaatin”…

buyurganın ve etiğin…

6.

muştu ve ölüm günlerce egemendi

ihanet ve yalan

tek anlamlı ve tek göstergeli anıların

kuşattığı gece

kayıtsızlığında inlerken

süre yok ediciydi…

 

7.

tükenirdi monolog

kaçarken içine düştüğüm kara toplum

big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni

saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi

üst üste gömülürken

saydam yaşamlar

bir yankı duyulurdu hiç’likten

bütün yalnızlıkların ilenci

korusun çoğulluklarınızı

cinnet koyun erdemin adını

maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın

hepiniz mezarısınız kendinizin….

 

H E P İ N İ Z  M E Z A R I S I N I Z  K E N D İ N İ Z İ N !

Pek öncelerin ben-merkezciliğinin dışavurumu

yontusal bir dinginlikle sıralarım

sözcüklerimi vasat bir yere,

bu duyumlanmaz imgeleme-

taşkınlıktan ırak mı ırak!

ah! ya benim ele geçirilemez coşkularım,

varolamamış henüz

biçimleyemediğim

neredesiniz siz ey bilinçsizliğin bilinçlere

varılamaz yengisinden sonra

ulaşılır esriklik alanları?

bir uçuş diliyorum salt kanat

gökyüzünün üçgen bir köşesinde,

bir tozlaşma… miriabilis bir jalapa’da

görsün her gözenek ait bana,

süresiz dolun ve sonsuz bir ay

patlaması tüm içkinliğimde!

bildiğimi biliyorum çemberimi,

yarıçapları oturtsam bir kez özeğe-

ve eğretilikten arınmış parçacıkların

uyumsuz hiçbir üstüstelenişi düşünülemez.

bu uyumlar elaçıklığıyla ulaşacak hep

çembere…

kuşkusuz mu?

savruk

parçaları boşluğa yayılan

anlam

ölümcüldü

çelik bir rahim içerisinde

soluyan

yaşam

ölümcüldü

bir eksil(t)me

duygusuydu

yaralayıcı

gittikçe yayılan

çiğ

uslanmazdı…

sonrasında

yanlış bilincin

soytarı çocukları

mısra düşürürken

kederden

tül

sarardı teni

kanarken dudaklar

ve vulva

bir sırrı söylerken

kül

kuşatıcıydı…

kan sırlarını sürüklerken

göğüslerine gömmek için varlığı

maskeler de yakılmıştı

düşlerin yitirildiği düşsüz kışında

kıyımımızdı söz

ilençli ütopyası

çürüyen…

dehşet korosu çınlar

söylemin incittiği

an’ lam

dökülür

gün

konuşur

ölü çığlık

düşer

zamansız

bir yiti(ri)ştir

yaşam…

 

CEVAP VER